Kategoriler
Genel

Roman Düşüncesi ve Türk romanı

Kitabı oluşturan yazılar, benim roman anlayışına dair yirmi yıldır yazdığım notlardan ve değerlendirmelerden oluşmaktadır. Bir romancı olarak romanı olabildiğince ciddiye aldığım herkes tarafından bilinir. Bugüne kadar kitaplaştırdığım romanlarda birbirinden farklı, ama yine de bana ait bir tutum ve üslup geliştirdiğim de bu işten anlayanlar tarafından ifade edildi. Ben bu konuyu, Kaybolmuş Günler’i bir hikaye olarak yazmaya başlayıp da romana dönüştüğünü gördükten sonra ciddi bir tarzda ele aldım ve romanımı yazmayı bırakarak bütün bilgilerimi, romanla ilgili hazırlıklarımı yeni baştan gözden geçirmek istedim. O zamandan beri romana dair yapabildiğim tespitleri, görebildiğim gelişmeleri zihnimin bir köşesine kaydettim ve günü gelince de yazdım, yayınladım.

Mustafa Miyasoğlu

ROMAN DÜŞÜNCESİ ve TÜRK ROMANI

Kategoriler
Genel

İslamiyet ve Adalet

Adalet Kavramı

Adalet hem bireysel bir erdem hem de toplumsal bir idealdir. Nakib el-Attas’ın ifadesi ile adalet, “her şeyin yerli yerinde olduğu bir ortam, eşya veya canlı arasında bir denge, insan ve nefsi arasında, toplum ve çevre arasındaki bir düzen” olarak tarif edilir. Bu adalet en iyi şekilde karşıtı olan zulmün açıklanmasıyla anlaşılır. Bir insan, Allah’a tabi olan ruhunu Ona isyan ettirirse zulüm işlemiş olur. Zulmün sosyal belirtileri ise sömürücü eşitsizlikler, özgürlüğe ve düşünceye baskı, bencillik ve sonuçlara dikkat etmeden doğayı sömürmektir.

Tanrısız hümanizm, faşizm, şovenizm, ırkçılık ve adaletsiz güçler zulmün çeşitli belirtileridir. Adalet ise farklı birey, grup, kabile ve milletler arasında sosyal düzeni ve kardeşliği sağlar. İslam herkesi eşit kılmayı amaçlamaz. Aynı zamanda sömürücülüğü ve halka baskıyı da desteklemez. İslam’ın çağrısına karşılık vererek kişi, kendi sevgisini belirler. Aksi takdirde: “Karınca Süleyman’ı yener; Kur’an hukuku önünde köle ve efendi eşittir ipek halı da paspastan üstün değildir.” (Muhammed ikbal, Ramuz-i Behudi)

Hiçbir İslami toplum düzeninin akla hürriyet vermemesi düşünülemez. İlim keşfedici ve dinamiktir, öğrenme ön yargılardan, zulmün acılarından, mahrumiyetten, kayıtsızlıktan bağımsızdır. Sadece İslam’ın sınırları, hükümleri gerçek bir Müslüman kişiliği oluşturacak ve eğitecek güçtedir.

Hayatın bireysel ve müşterek meseleleri gibi belki de hiçbir şey İslamiyette adalet kadar değerli değildir. O “Allah’ın yüce bir sıfatıdır” ve düzen – denge ile eş anlamlıdır. Gerçekte İlahi mükemmellik, Müslümanların da rahatlıkla algıladıkları gibi, evrenin dengesi ve uyumunda kendini gösterir. Kainattaki bu uyum ve denge, aynı zamanda, Allah’ın her şeyi uygun bir ölçüyle paylaştırmasında bize aks eder. İslam’ın vahiy, metafizik ve felsefe dili olan Arapça’da adl (adalet) itidal kelimeleri anlam ve kök olarak benzerdirler. Müslüman toplumların temelini oluşturan sosyal ahlak Allah, tabiat ve tarihle uyumlu bir muvazene için arayıştır. (Parvez Manzoor – The Touch of Midas)

Değerli olan her şey gibi, adaletin de taklitleri vardır. Adaletin korunması adı altında birçok günah ve zorbalık (zulüm, fitne ve fesat) varlığını sürdürür. Bu yüzden, bunların hepsi bizi, Allah’a karşı olan sorumluluğumuzun bilinciyle, dürüst ve sahte adalet arasında ayırım yapacak ahlaki bir anlayışa ihtiyaç duyulduğu sonucuna götürür. Kişisel veya milli çıkarların çekiciliği, imanın zayıflığından kaynaklanan kendini kandırma ve benzeri birçok olayda, diğerlerine zarar vermek için şeytanın insanı ayartması insan yapısının sık rastlanan hatalarındandır. İslam’ın bir meta-değer olarak kabul edilebilecek bir adalet için sabra ihtiyaç vardır.

Erdemlerin cisimleşmiş, somutlaşmış ve hayata geçirilmiş durumu olan adalet, herkesin hak ettiği ödül veya cezayla karşılaşma halidir. Hikmet, iffet ve şecaatin beraber bulunma durumu olarak ortaya çıkan adaleti toplulukları oluşturan bireylerin yaşam tarzı olarak ortaya koyarak içselleştiremeyen topluluklarda problemlerin sürekli mevcudiyetini sürdürdüğü günümüzde de açık bir şekilde görülmektedir.

Hukuk ve Adalet

Hukuk, her şeyden önce, kelime kökü itibariyle adaletle ilişkilidir. Latincede hukuka “ius”, adalete ise iustitia denmiştir. Bu bağlantı açısından düşünüldüğünde, adaletin hukukilik anlamına geldiği söylenebilir. Öte yandan, ius’un hem bağlayıcı kurallar anlamında hukuk hem de doğruluk, haklılık anlamına geldiği düşünülürse, bundan hukukun haklar ve adaletle doğrudan doğruya ilişkili olduğu sonucu çıkar. Nitekim, öteden beri hukuk adaletle çeşitli şekillerde ilişkilendirilmiştir. En başta, yaygın olarak mahkemelerin adalet dağıttıklarından söz ederiz. Hukuk sistemleri kendi yapılarıyla ilgili olarak sık sık “adalet” kelimesine başvururlar. Söz gelişi, pek çok ülkede bir “Adalet Bakanlığı” vardır. Bir suçun kovuşturulması ve cezalandırılmasıyla ilgili olarak ceza adaleti sisteminden söz ederiz.

“Allah, adaleti ve ihsanı emreder.” (en-Nahl, 16/90)
“Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman, adaletle hükmetmenizi emreder.” (en-Nisa, 4/58)
“Hükmettiğin zaman onlar arasında adaletle hükmet. Şüphesiz Allah adil davrananları sever.” (el-Mâide, 5/42; ayrıca bk. el-Hucurât, 49/9)

Hz. Peygamber (s.a.v) de adalet ve adaletle hükmedenler hakkında birçok hadis buyurmuşlardır:

“Hükmünde, yönetimi ve velayeti altındakiler hakkında adil davrananlar, Allah katında nurdan minberler üzerinde olacaklardır.” (Müslim, İmare, 18).
“Adil devlet başkanı ve idareciler mahşer yerinde Allah’ın yüce lütfuna ve himayesine mazhar olacakların öncüleridir.” (Buhari, Edep, 36).

Bu ayet ve hadislerde yer alan adalet kavramı geniş anlamıyla ele alınıp hukuki, sosyal ve ahlaki adaleti kapsamaktadır.

Bediüzzaman Kur’anın dört maksadı var olduğunu ifade ederken “Tevhid, nübüvvet, haşir ile ibadet ve adaleti” sayar. Burada “adalet” ve “ibadet” tek madde olarak sayılmıştır. Adalet kavramı ibadeti de içine alır. Bu konuda iki ayrı açıklama yapılabilir. Şöyle ki:

1. Adalet iki şıktır. Birincisi, hak sahibine hakkını vermektir. Diğeri, haksızları terbiye etmektir. (Sözler)

Hukuk ise; “hukuk-u şahsiye” ve bir nevi hukukullah sayılan “hukuk-u umumiye” namıyla iki nevi hukuk var. (Mektubat)

İmana ait bilgilerden sonra en lazım ve en mühim a’mal-i sâlihadır. Sâlih amel ise, maddi ve manevi hukuk-u ibada tecavüz etmemekle, hukukullahı da bihakkın ifa etmekten ibarettir.

İbadeti terk eden, hem kendi nefsine zulmeder; -nefsi ise, Cenab-ı Hakk’ın abdi ve memluküdür – hem kainatın hukuk-u kemalâtına karşı bir tecavüz, bir zulümdür. Evet, nasılki küfür, (inkar) mevcudata karşı bir tahkirdir; terk-i ibadet dahi, kâinatın kemalâtını bir inkârdır. Hem hikmet-i İlahiyeye karşı bir tecavüz olduğundan, dehşetli tehdide, şiddetli cezaya müstahak olur.” (Lemalar)

Bu ifadelerden anlaşılıyor ki ibadeti; gerek hukukullah gerekse hukuk-u ibad (nefis ve tüm mevcudatın hukuku) olsun ifa eden hak sahibine hakkını vermiş demektir. Terk eden bu iki hukuka zulüm eder. Haksızları tecziye etmek yani cezalandırma demek olan adaletin ikinci şıkkına masadak olur.

2. Adalet ile ibadet arasında sıkı bir ilişki bulunuyor. İbadet insanı adalete hazırlayan yardımcı ve ıslah edici bir özelliğe sahiptir. Yani insan ibadet ile nefis ve arzularını hayra yönelterek adaleti bozacak duygu ve kirlerden ibadetle arınıyor. İbadet, bu cihetle adaletin tamamlayıcı ve ikmal edicisi oluyor, bu cihetle ibadet ile adaleti bir değerlendirebiliriz.

Not: Kul hakkı denilince genelde sadece insanların hakları anlaşılıyor ama sanki biraz eksik kalıyor gibi. İnsan ibadetlerini yapmazsa kainatta ibadet eden ve onun hayatına hizmet eden bütün kulların yani zerrelerden yıldızlara kadar her şeyin kul hakkına girmiş oluyor o yüzden İslamiyette kul hakkı çok önemlidir.

***

Kaynaklar:
Şehirlerin Ruhu, Gülzar Haydar – 1991
Hukuk ve Adalet – Prof.Dr. Mustafa Erdoğan
url:https://sorularlarisale.com

Kategoriler
Genel

Meal ve Tefsir

Fizik’in kendine göre bir çok kelimeleri olduğu gibi, din de böyledir. PİL kelimesini atmak nasıl imkansızsa, KİTAB kelimesi ve KETEBE köküne bağlı kelimeleri de atmak aynı şekilde imkansızdır.

İnsan tekamül için dünyaya gelmiştir. Ulvi manaları taşıyan kelimeler atılır bunların yerine basit manalılar konursa, LİSAN gibi İnsanı da basitleştirmiş oluruz.

Futbol oyunu ile bir sürü İngilizce kelimeler lisanımıza girdiği gibi, DİN ile de aynı halin meydana gelmesi normaldir. Arapçadan gelen kelimeleri lisanımızın dışına atmak, bir bakıma da İslamiyeti sınır dışı etmek, demektir. Lisanımız üzerindeki değişiklikleri bu yönden ele almamız gerekir.

Türkçe Kur’an denince akla iki hal geliyor. Birincisi: Latin harfleriyle ve Arap diliyle yazılı Kur’an İkincisi ise: Kur’anın tercümesi…

Arap harfleri ile Türk harfleri yarı yarıya birbirlerini tutmamaktadır. Bunun için Türk harfleri ile yazılan Kur’an aslına uygun bir telaffuzla okunamaz.

Tercüme işine gelince: Tercüme ile uzaktan yakından alakadar olanlar bilirler ki, hiç bir kitabın tercümesi aslının aynı değildir ve olamaz da… Tercüme kitap okuyanlar % 50 nispetinde tercümanı okuduklarını unutmamalılar.

Biz Kur’anı anlamak istiyorsak, ya Arapça öğrenmeliyiz veya tefsir okumalıyız. Tefsirlerin en uzunları, en makbul olanlarıdır. Fakat bunun da istisnaları vardır. Okuyacağımız tefsirin, müfessirini iyi bilmeliyiz. Bilgisiz, İslamı yaşamayan bir müfessirin tefsiri elbette faydalı olmayacaktır.

Türkiye’de İngilizce, Almanca ve Fransızca bilenlerin sayısı bir hayli kabarıktır. Arapça bilenler varsa bunlar, kendi imkanları ile öğrenmişlerdir. Hukuk kitaplarındaki Latince ibareler, teknik kitaplardaki İngilizce ve Almanca terimlere kimse bir şey dememektedir. «Bunları da Türkçe yazalım, Türkçe okuyalım» diyen yok. Bu durum karşısında «Artık Türkler, kendi lisanında bir Kur’ana kavuşmuştur» diyenler samimi değildir. Bu çeşit Kur’an tercümeleri, Türkleri dininden soğutur.

Türkler Türkçe Kur’an okumalıdır yerine Türkler Türkçe fizik, kimya, hukuk okumalıdır denebilir mi? Halen fizikteki alfa, beta gibi harfleri atamamışızdır. Atılmasına lüzum yoktur, çünkü bunlar beynelmineldir. Amma Arap lisanı da Müslümanlar arasında beynelmineldir. Alfaya, betaya saygılı olanlar, ELİF ve BE’ye de saygılı olsalar ya…

Kategoriler
Genel

Dünyadaki Makamlar Ölünceye Kadar

Dünyadaki makamlar ölünceye kadar. Ahirette ki makamlara çalışmamız gerektiğini bizlere hatırlatan 2350 yıl önceki hikaye.

Büyük İskender’in Cesedi Başında Söylenenler:

Cesedi som altından bir tabuta konulduktan sonra krallardan, bilgelerden, vezirlerden, komutanlardan diğer tabakalardan oluşan büyük bir kalabalığın ortasına kondu. Sonra topluluğun sözcüsü kalkarak şu konuşmayı yaptı:

“Bugün, çok ibretli bir gündür. Mülkünün perdesi kalkmış, yok o şerri vücut bulmuş, var olan hayrı ise yok olmuştur. Artık bir kralın ardından ağlamak isteyen ağlasın, bir olay karşısında şaşkın kalmak isteyen şaşıp kalsın.”

Sonra bilgelere dönerek şöyle dedi:
“Ey bilgeler! Şimdi hepiniz bir şey söyleyin ve sözünüz seçkinler için bir teselli, diğer insanlar içinse bir öğüt olsun.

Aristoteles’in öğrencilerinden biri doğrularak elini tabutun üzerine koydu ve şöyle dedi:
“Ey konuşkan! Bugün ne kadar da dilsizsin. Ey yüce şahıs! Bugün ne kadar da zelilsin. Ben burada ağa takılmış bir av gibi düşüp kaldım.”

Bir başkası doğrularak şöyle dedi:
“Günahkâr ve pis varlıklardan ayrıldın, tertemiz arınmış varlıkların arasına katıldın.”

Bir diğeri şöyle dedi:
“Şu hâle bakar mısın? Daha dün krallığı ile bütün insanları dize getiren bu şahıs bugün onların önünde ezik bir hâlde yatmaktadır!”

Bir diğeri şöyle dedi:
“Daha dün kralları esir alan bu şahıs bugün zayıf ve zelil olmuştur.”

Bir diğeri şöyle dedi:
“İki ufuk arasındaki geniş yeryüzünü katlayıp ikiye düren bu şahıs iki arşınlık bir alana katlanıp dürüldü.”

Bir başkası şöyle dedi:
“Daha dün İskender dinleyebilirdi, ama biz onun huzurunda ağzımızı açıp konuşamazdık. Bugün ise biz onun huzurunda konuşabiliyoruz ama o bizi duyamıyor.”

Bir başkası şöyle dedi: “Uyuyan birinin rüyası nasıl sona erdi ve bulutun gölgesi nasıl kalktı, görüyor musunuz?”

Bir başkası şöyle dedi:
“İskender yükselmeye pek istekliydi ama bu isteğinin kendisini yere nasıl çalacağını bilemedi.”

Bir diğeri şöyle dedi:
“Şimdiye kadar İskender’in yüzüne bakmadığı kişiler bile ondan korkardı; bugün ise onun yüzüne bakan hiç kimse ondan korkmuyor.”

Bir başkası şöyle dedi:
“Bu şahsın düşmanları onun yakınında olmayı istemezlerdi; bugün ise dostları onun yakınında bulunmayı daha çok istemez durumdalar.”

Bir başkası şöyle dedi:
“Daha düne kadar İskender, sahip olduğu güçle milletleri yönetiyordu; bugün ise kendini bile yönetmekten aciz.”

Kategoriler
Genel

Reşid

ALLAH’IN 99 İSMİNDEN ER – REŞİD

(Bütün işleri ezeli takdirine göre yürütüp dosdoğru ve bir nizam ve hikmet üzere akıbetine ulaştıran.)

Reşid, mürşid manasınadır. Mürşid kelimesi genel bir kavram olup başlıca iki mana ifade eder.

Birincisi: doğru ve selamet yolu gösteren, irşad eden, gafletten uyandıran, peygambere varis olan, kılavuz ve rehber demektir. Bu manaca (El-Hâdî) ism-i şerifiyle beraber olur.

İkincisi: hiçbir işi boş ve faydasız olmayan, hiçbir tedbirinde yanılmayan, hiçbir takdirinde hikmetsiz bir şey bulunmayan zât demektir. Burada mana budur.

Küçük, büyük işlerin kumandası ancak Allah Teala’nın elindedir. Her iş Onun irade ve tedbiriyle meydana gelir ve yine Onun takdiri çerçevesi içinde neticelenir. Allah Teâlâ’nın tekvini olan tedbirleri, kainatın idaresine ait emirleridir. Her şey bu tedbirlere göre ve tam bir mecburiyet içinde vazifesini yapıp durmaktadır.

Teşrii olan tedbirleri ise, mükellef olan insanların saadet ve refahı için bilhassa Kur’an’da gelmiş olan emirlerdir, bunlarda cebir yoktur, dini işler cebirle değil, insanların iradeleriyle yapılması istenmiş ve onların ihtiyarına bırakılmıştır. Onun için bir kul irade-i cüz’iyesini kullanmadan aradığı sevap husule gelemez. Şu halde insanlar kendileri için va’d buyrulan saadet ve refahı bulmak istiyorlarsa, kendi arzularıyla Allahu Teâlâ’nın teşrii olan emirlerini yerine getirmek, bu suretle rızasına ermek için niyet etmeleri ve gayret göstermeleri lazımdır.

KULA GEREKEN ŞEY:

İşlerinde ve muamelatında hayırlı ve kazançlı tarafı tutabilmek için tedbirli ve uyanık bulunmaktır. Bu da akıl gibi Allah’ın en büyük ihsanı olan hassayı terbiye ederek çalıştırmak ve nefsi, aklın idaresi ve baskısı altına almakla olur. Akıl, insanı hayvandan ayırt eden bir kuvvettir. Vazifesi Allah’ın kanunlarını anlamak ve onların hükümlerine göre vücut makinesini idare etmektir. Bu akıl her insanda varsa da işlerini, sözlerini aklının idaresiyle yürütenlere ancak akıllı denir. Yoksa yalnız kendisinde akıl bulunana değil. Biz kendi kendimize akıllı adam olmakla ve hayrını, şerrini bilenlerden bulunmakla iftihar eder, kimsenin aklını ve icraatını beğenmeyiz. Fakat emin olunuz ki, zengin, fakir, âlim, cahil binlerce insan içinde aklına göre yürüyen pek az kimse bulunur, ötekiler hep aklı lüzumsuz bir şeymiş gibi bir tarafa atarak, nefislerinin arzularına göre giderler. Akıllarından faydalanamadıkları için bunlara akıllı denmez.

AKLIN TERBİYESİ :

Hiç aklı olmayana deli derler. Bunlar bir şeyle mükellef değildir. Fakat aklı olup da onu terbiye edemediğinden, yerli yerinde ondan faydalanamayanlara ahmak denir, sefih de denir. Akim terbiyesi ilme bağlıdır. Onun için İslam dininde kadın, erkek her ferdin hususiyetine göre din ve dünya ilmi öğrenmesi farzdır. Akıl, ilimle kuvvetlenince sahibine daima: Olan biten işlerin nereden çıktığını ve hangi yollardan akıp geldiğini dikkat nazarına aldırır. Her hadisede Allah’ın iradesini, kudretini sezdirir, Onun rızası için çalışmayı sevdirir. Onun için büyükler demişler ki: İhsân-ı İlahinin en hayırlısı akıl, afetlerin en zararlısı cehldir.

NEFS VE ISLAHI :

Nefs insanın içinde şiddetli bir istek kaynağıdır ki, insan bununla işine gelen, hoşuna giden her şeyi kendine maletmek, nerede ve kimin elinde olursa olsun çekip almak, işine gelmeyen her şeyi yok etmek ister. Bu istek hayvanlarda da bulunduğu için insanla, hayvan arasında müşterek sıfatlardandır. İçimizde mütemadiyen fışkırıp duran bu istek kaynağının arzuları mutlak surette verildikçe o sırnaşık insanlar gibi daha ziyade arsızlanır, verdikçe azar, onu imlaya getirmek güç olur. Sahibini de yener. Onun için nefsi Allah’ın razı olacağı hudutlar içinde tutarak taşkınlıktan, fasit heveslerden alıkoymak lazımdır. Bu da nefsi, aklın hükmü ve idaresi altına almakla olur, insan doğduğu günden itibaren işine geleni çekmek, gelmeyeni atmak için çalışmaktadır. Bu hal insanların mayasında vardır. Eğer bu olmasaydı alemin nizamı bozulurdu. Şayet bu kuvvet aklın baskısı altına alınmayıp serbest bırakılırsa yine alemde herc-ü merc hasıl olur.

Akıl, nefsin isteklerini gözden geçirir, Allah’ın rızasına uygun olanlarını kabul, olmayanlarını reddeder. Aklın eli, nefsin dizginini tutarsa, kötü yollara bırakmaz, hakka batıl, batıla hak dedirtmez. Nefsini aklının baskısı altına alabilenler hakikaten büyük insanlardır. Mesut olanlar da bunlardır. Çünkü onlardan mahlukat mutazarrır olmaz, memnun olur. Halkın memnun olduğundan Hak da razı olur.

Kategoriler
Genel

Önce Zihniyet Değişmeli

Almanya’da doğdum, büyüdüm ve eğitimimi orada tamamladım. Sene’den sene’ye gelirdik ailece Türkiye’ye. Son 3 yıl içinde yıl’da 4-5 kez gelmeye başlamıştım. Taki geçen yıl Ağustos Ay’ında Samsun’a yerleşmeye karar verene kadar. İlk defa gelmiştim Samsun’a. Çok beğendim. Ve Eylül’de Almanya’ya dönüp, pılımı pırtımı toplayıp 16 Aralık’ta Türkiye’ye doğru yola çıktım. Bir kaç ay memleketim Ayancık’ta yaşadıktan sonra 28.07.2019 tarihinde Samsun’daki evime taşındım.

Herkes sordu: Nasıl radikal bir karar aldın da doğup büyüdüğün yerleri böyle terkettin. Dedim “Vatan Sevdası. Ayrıca hiçbir yeri terk ettiğim yok. İşim, evim, Almanya’da duruyor. Sıkılırsam dönerim.” Şu 11 ay içinde neler gördüm, neler yaşadım şu memlekette tarif bile edemem. Almanya’da yaşadığım 33 yıl’da görmediğim şeyleri gördüm ben bu memlekette. Bana olağanüstü gelen şeyler ama Türkiye’de yaşayan insanımızın alışık olduğu ve gayet tabii gördüğü şeyler.

Ben şunu bilir şunu söylerim: Bu memleketin sorunu hükümet falan değil, bu memleketin sorunu insanımız! Bizim insanımız sorun! Bizim insanımız sıkıntı! Herkes sadece ve sadece kendi çıkarının derdinde. Kul hakkı diye bir şey yok bu memlekette. Herkes herkesin sırtından en kolay şekilde çıkar elde etme derdinde. Dostluklar dahi çıkar üzerine kurulmuş. Ele geçirilen fırsatlar şuursuzca değerlendirilmekte. Ne vefa var ne vicdan. İnsanlar yüzleri kızarmadan yalan konuşuyorlar. Yalanların üstünü örtbas ediyorlar. Varlıklı olan doymuyor, yokluk çeken ise kendi başarısızlığını hükümete yüklüyor, kimse kendine karşı dürüst değil! Kendine karşı dürüst olmayan insan başkasına karşı nasıl dürüst olabilir ki…

Türkiye’de yaşayan insanlarımızın bir çoğu Almanlardan “GAVUR” diye bahsederler. Çok tiksindiğim ve asla kullanmadığım bir kelime. Gavur Allah’ı olmayana denir, başka dinden olana bu şekil hitap edilmez! Evet, Alman’ın biz Türkler’den öğreneceği bir çok şey vardır mutlaka. Merhamet gibi, samimiyet gibi. Ama bizim insanımızın elin Alman’ından öğrenmesi gereken çok daha fazla şey var! Bundan emin olabilirsiniz! Gavur dedikleri asla kişiye göre fiyat belirlemez, kimseye saygısızlık etmez, kimsenin hakkını gasp etmez. Kendisine verilen görevi en iyi şekilde yerine getirir, kimsenin hakkına girmez, fırsatçılık etmez.

Bu memlekete en iyi hastaneler, en iyi şirketler de kurulsa bizim insanımız insan olmadıktan sonra bu memleket hiçbir yere varamaz. Birinci kalite hastane yapılır, doktor vaktinde odasında olmaz, temizlikçi temizliği düzgün yapmaz, hemşirelerin elinden telefon düşmez, hastalar desen herkes herkesin sırasını kapma derdinde. Kimsenin kurallara uyduğu yok. Cezalar caydırıcı değil diye sitem ederler, suçluya ceza verildiğinde hükümete küfür ederler. Katil müebbet yer, katilin ailesi hükümet’e söver, katil serbest kalır, bu sefer öldürülen’in ailesi hükumete söver. Hakimler, savcılar kime göre adil belli değil, herkesin adalet anlayışı bir garip bu memlekette.

Her zaman söylediğim gibi: Hükümet değil, bizim insanımız sorun. Memleketimde vicdan namına bir şey kalmamış! Herkes herkesi sömürme derdinde. Herkes en kolay yoldan çok para kazanma derdinde. Herkes bir rekabet içinde. Herkes başkasının hesabını yapmakta. O bu şu kadar kazanıyor, ben daha fazla kazanayım derdinde. Herkes kafasına göre fiyat belirliyor. Maliyete göre değil müşteri’ye göre fiyat belirleniyor! Ben alırım, diğer tabiri caizse tuzu kuru olanlar alırlar istediklerini. Peki ya tuzu yaş olanlar? İnsanın evladına bir Waffle alabilmesi hayal mi olmalı, çocuğuna bir kumpir ya da mantı yedirebilmesi olağanüstü bir şey mi olmalı? Size birşey söyliyim mi! Bu memleket bu zihniyetler yüzünden kaybediyor!

Bizim insanımız insan olmayı başaramadığı sürece yer yüzünün en iyi yöneticisi de geçse bu devletin başına, biz arpa tanesi kadar yol alamayız. Önce zihniyet değişmeli !!!

* * *

Şebnem Yalçın
15 Kasım 2019

Kategoriler
Genel

Askere Dua

– SINIR ÖTESİ HAREKATI ASKERİMİZ MEHMETÇİK İÇİN ZAFER DUASI –

اَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ * بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Eûzü billahi mineş-şeytanirracim, Bismillahirrahmanirrahim.

Elhamdülillah Rabbil’ âlemin, vessalatü vesselamü ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim.

Ey Allah’ım! Bütün güzel isimlerin ve Peygamberimizin (S.A.V) isimleri hürmetine, okunan Kur’anı Kerim ve sûreleri hürmetine; Vatanımızı, Milletimizi ve Devletimizi her türlü düşman saldırılarından koru. Ülkemize kasteden terör örgütlerine karşı sınır ötesi mücadele vermekte olan şanlı Mehmetçiklerimize ve tüm güvenlik güçlerimize yardım eyle. Âmin.

Kahraman Ordularımızı ve Askerimizi sınır ötesi harekatında muvaffak eyle. Komutanlarımıza basiret ver, onları mahcup etme. Ordumuzun gayretlerini boşa çıkarma, en kısa zamanda ikram edeceğin zaferle bizleri sevindir Allah’ım! amin.

Şehitlerimize rahmet, yakınlarına sabırlar ihsan eyle. Gazilerimize de yaşam sevinci ve dayanma gücü ver. Ezanımızı dindirtme, bayrağımızı indirtme, güzel yurdumuzu düşmanlara böldürtme ya Rabbi! Amin.

Ey bereketler indiren, bulutları yürüten, birleşik düşmanları bozan Allah’ım! düşmanlarımızı bozguna uğrat, tarih boyunca ilâ-i kelimetüllah için uğruna hadsiz şehit veren gazi ordumuzu muhafaza eyle.

Ya Rabbi! Türk ordusu İslam dünyasının ümit bağladığı aziz ve kahraman bir ordudur. Bedrin aslanlarına meleklerinle yardım ettiğin gibi bu orduya da nusretini eksik etme. Düşmanlarımızı zelil ve perişan eyle. Amin.*

Ya Rabbi! “LÂ İLÂHE İLLÂ ENTE SÜBHÂNEKE İNNÎ KÜNTÜ MİNEZ-ZÂLİMÎN” münacatının sırrı ile bizleri içinde bulunduğumuz tüm sıkıntılardan kurtarıp selamete ulaştır. Âmin.

YA ALLAH, YA RAHMAN, YA RAHİM, YA FERD, YA HAYYU, YA KAYYÛM, YA HAKEM, YA ADL, YA KUDDÛS, YA GÂLİB!

Dualarımızı İSMİ AZAM ve ESMA-UL HUSNA hürmetine, mukaddes beldelerde yapılan dualarla beraber kabul et Allah’ım! Amin.

Rabbenâ âtina fid-dünya haseneten ve fil âhireti haseneten ve kınâ azâbennâr. Rabbenağfirlî veli vâlideyye ve lil mü’minine yevme yekumül hısâb. Bi-rahmetike yâ erhamur-râhimîn.

Ve Selamün Alel-Mürselin. Vel-Hamdü-lillahi Rabbil-Alemin. El-Fatiha!

***

UYARI: Yukarıdaki yazının tamamının kopyalanmasına izin yoktur. Sadece link paylaşabilirsiniz. Kısa alıntılarda mutlaka kaynak belirtilmesi gerekir.

Düşmanların bozulacakları an geldi ve Rabbimizin vadettiği gibi:

“Önceki ve sonraki günahını bağışlamak, Allah’ın sana olan nimetini tamamlamak, seni dosdoğru bir yola iletmek ve sana üstün bir yardım yapmak için apaçık bir fetih verdik.1 Yardım Allah’tandır, fetih de yakındır. Müminleri müjdele.” 2

1-İnnâ fetehnâ leke fethan mubînen. Li-yağfira lekellâhu mâ tekaddeme min zenbike vemâ te-ahhara ve yutimme ni’metehû aleyke ve yehdiyeke sırâtan mustekîma. Ve yensurakellahu nasran azîza. (Fetih sûresi)

2-Nasrun minallahi ve fethun karîbun. Ve beşşiri’l-mü’minîn. (Saff suresi 13. âyet)

ASKER’İN DUASI

“Allah’ım! benim gücüm, desteğim ve yardımcım ancak sensin. Senin yardımın ile düşmana hücum eder, vuruşur ve savaşırım. Galib edecek olanda sensin.”

Derleyen: Murat Sevimbay
*Eski Sivrihisar Müftüsü – Orhan Ersoy

“https://www.youtube.com/watch?v=J3ctiSjsd-c”

Kategoriler
Genel

Duanın Önemi

– DUA NASIL YAPILIR –

بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Kitabımız Kur’anı Kerimin 25. Furkan Suresi, 77. Ayette, Cenabı Allah; “Eğer duanız olmasa ne ehemmiyetiniz var” buyuruyor.

Belaların gelmesi ve zararlı şeylerin musallat olması, bazı duaların hususi vakitleridir ki, insan o vakitlerde aczini anlar; dua ile, niyaz ile her şeye gücü yeten yüce Allah’a sığınır.*

Bir çok musibet gibi ekonomik kriz de bir çeşit musibettir, beladır. Umumi musibet, (musibet-i âmme) ekseriyetin hatasından ileri gelmesi cihetiyle, bireysel ve toplumsal olarak yapılan hatalar ve işlenen günahlar neticesinde maddi ve manevi bunalımlar yaşarız. Kulluğumuzun gereği olan duanın böyle sıkıntılı zamanlarda yapılmasının çok faydası olacaktır.

Dua hakkında Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurdu: “Dua, mü’minin silahı, dinin direği, göklerin ve yerin nurudur.” ve yine bir Hadisi Şerifte “Dua İbadetin Özüdür” buyrulmuştur.

Genel anlamda dört nevi dua vardır, bunlardan en meşhuru bizim duamızdır. Bu da iki kısımdır:

1- fiilî ve hâlî,

2- kalbî ve kâlî dir.

Öncelikle fiili olan vazifelerimizi yerine getirerek duamızı yapmalıyız. Yani, hasta olduğumuzda doktora görünüp ilaçları almamız fiili ve hali duadır. Sonrasında yapılan dua kalp ve dil iledir. Şifa veren Allahtır

Kitabımız Kur’anı Kerim’de ve Peygamber (S.A.V) Efendimizin Hadis-i Şeriflerinde; bela ve musibet zamanlarında yapılacak olan dualar vardır. Fakat dua etmeden önce yapılması gereken bazı şeyleri yapmamız, duanın makbul olması ve tesiri açısından önemlidir.

  • Helal kazanıp, haramlardan uzak durmalı,
  • Bid’alar duaya set çeker. İtikatta ve amelde Ehli sünnet mezhebinden şaşmamalı.
  • Dua’ya başlamadan önce samimi tövbe ederek manevi kirlerden temizlenmeli,
  • Abdestli olmak, mümkünse (gusül) boy abdesti almalı.
  • Rabbimizin hoşuna gidecek ve rahmetini celb-edecek amelde bulunmalı, hayır hasenat yapmalı, sadaka vermeli, bir insanı sevindirmeliyiz.
  • Dua’ya Besmele ve Peygamberimize salavat-ı şerif okuyarak başlamalı, Esma’ül Husna denilen Allah’ın güzel isimlerini zikrederek duamızı yapmalı ve salavat ile bitirmeliyiz.
  • Duayı her zaman yapmakla beraber özellikle sabah namazından sonra seher vakitlerinde, mübarek gün ve gecelerde ihlas ve huşu ile dua etmeliyiz.

Ey Sübhân olan ulu Allah’ım! Sen bizleri; seni hakkıyla tanıyıp zikreden ve hakkıyla şükredip ibadet eden ihlaslı kullarından eyle. Amin.

Ekonomik Krizden Kurtulma Duası

Allah’ım! Kur’an-ı Mübin hürmetine ve ismi azam hürmetine, Ülkemizi içinde bulunduğu ekonomik-iktisadi bunalımdan kurtar, bizlere selamet ver ve diğer musibetlerden de muhafaza et. Âmin

Yunus A.S. ın duası ve Kur’an da geçen diğer dualar ile Seyyidü’l istiğfar duası, Salat-i Münciye ve Salat-i Tefriciye duaları bela ve musibetler için etkili dualardır.

Eğer vermek istemeseydi, istemek vermezdi. Yeterki biz isteyelim.

Uyarı: Çevirgel ve Şahmeran gibi dualara itibar etmeyiniz, doğru değildir ve kaynağı yoktur. Bunların yerine Cevşen-ül Kebir’i okuyunuz. Cevşen-ül Kebir münacatı Hz. Zeynel Abidin’den rivayet edilmiştir. İmam Gazali Cevşeni kabullenip onu vird edinmiş ve ona bir şerh yazmıştır.

 

Nimet ve rahmet-i İlahiyenin fiyatı, şükürdür. Biz şükrü hakkıyla vermedik. Evet, rahmetin fiyatını şükürle vermediğimiz gibi; zulmümüzle, isyanımızla gazabı celb ediyoruz. Şimdi zemin yüzünde zulüm ve tahribat, küfür ve isyan ile, nev-i beşer tam tokada kendini müstahak etti ve dehşetli tokatlar yedi. Elbette bir parça hissemiz de olacak.

Beliyyelerin istilası ve muzır şeylerin tasallutu, bazı duaların evkat-ı mahsusalarıdır ki, insan o vakitlerde aczini anlar; duâ ile, niyaz ile Kadîr-i Mutlakın dergâhına iltica eder.

Faydalanılan kaynaklar:
Diyanet İşleri Başkanlığı
Diyanet Vakfı Yayınları – Tefsirler –
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler
H.Ş. – Hz. Ali (ra)’den rivayet. Hakim, Müstedrek, I/492)
Büyük Dua Demetleri, Şifa Hazineleri – Demir Yay. 1981

gizli
Kategoriler
Genel

Tasavvuf-Tarikat-Cemaat

– İslam’da Tarikat ve Cemaatler Üzerine Bir Değerlendirme –

Tasavvuf nedir?

CEVAP: İslâm şeriâtı dört bölümden ibarettir.

1— Fıkıh

2— Kelâm

3— Ahlâk

4— Tasavvuf

Fıkıh, helâl ile haramı, sahih ile batılı açıklayan ilimdir, konusu namaz, zekât, oruç, hacc, alış-veriş, icâre, vakıf, vasiyyet, ferâiz, nikâh, talak, hudûd, hilâfet gibi mükelleflerin fiil ve sözleridir. Kelâm, dini inançları isbatlamak için belgeleri serdederek vârid olan şüpheleri izâle eden ilimdir. Konusu, Allah’ın zât ile sıfatları ve âhiret ahvalidir. Ahlâk, iyi meziyetler edinmek, kötülerden korunmak için iyi ve çirkin davranış ve hususiyetleri inceleyen ilimdir. Konusu; cömertlik, cimrilik, müsâmaha. intikam, isâr – başkasını kendinden üstün tutma – ve hodgâmlık. Güler yüzlülük ve suratın asık olmaması…

Tasavvuf; kemâle ermek için ruhu, ibâdet, zikir ve fikir gibi şeylerle terbiye ettirip nefsi kalb hastalıklarından tezkiye etme yolunu gösteren ilimdir. Konusu, zikir, fikir, ahlâk, riyâ, muhabbet, buğz, tevazû ve kibir, hırs, mürâkabe, mücâhede ve tevekkül gibi şeylerdir. Yukarıda yapılan açıklamadan anlaşıldığına göre şeriât dört dallı bir ağaç gibidir.Şeriâata -îslâma- inanan herkesin mutlaka onun muhtevası olan bu dört dala da inanması gerekir. Çünkü ilm-i kelâma ait olan Allah ve sıfatlarına ve fıkha ait olan namaz ve oruca imân etmek gerektiği gibi tasavvufa ait olan zikir, fikir ve ihlas gibi şeylere imân etmek de gerektir. Demek kelâm ve fıkıh İlâhi olduğu kadar tasavvuf da İlâhidir. Zira Kur’ân-ı Kerim kelâm ve fıkıh meselelerinden söz ettiği gibi zikir, fikir ve ihlâs gibi tasavvuf meselelerin-den de söz etmiştir.

Tasavvufu Hz. Ebubekir veya Hz. Ali’ye isnâd etmek doğru değildir. Aynca “Herkesin mutlaka bir şeyhe intisab etmesi gerekir” diye bir şart yoktur. Böyle olsaydı mutlaka Kur’ân veya sünnet bunu kesin olarak açıklayacak ve İslâm’ın farzlarından biri kabul edecekti. Meselâ kelâm ve fıkıh için bir kelâmcıya veya bir fakihe intisâb etmek icab eder mi? Etmez. Etmediğine göre tasavvuf için de bir mutasavvıfa intisab etmek de icâb etmez. Ve bunun için delil yoktur. İslâm’ın kaynâkları meydandadır. Ancak Herkes için bilinmesi gereken kelâm ve fıkhî meseleleri öğrenmek zorunlu olduğu kadar tasavvuf! meseleleri öğrenmek de zorunludur. Yâni kelâmdan Allah’ı ve sıfatlarını bilip O’na iman etmek, fıkıhtan namaz, zekât, oruç ve haçc gibi meseleleri öğrenmek ve uygulamak vâcib olduğu kadar zikri, fikri, ihlâsı, muhabbeti öğrenmek ve onu uygulamak, riyakârlığı ve müslümanlara karşı buğzun haram olduğunu bilmek ve ondan uzaklaşmak da vacibtir. Ancak bir kimse kelâmcı veya fakih olmak isterse bir kelâmcıdan veya fakülten mutlaka ders almak ve derse devam etmek mecburiyetindedir. Yoksa ne kelâmcı ne fakih olur. Kezalik bir kimse mutasavvıf olmak istiyorsa mutlaka bir tasavvuf mürşidine devam etmesi lâzımdır.

Yalnız bugün mutasavvıf denilen kimselerin yüzde doksan sekizi mutasavvıf olmaktan ziyade birer tüccar, birer siyâsîdir. Gaye servet, şan, şeref ve makamdır. Bir mevlidhân veya bir duahân veya sanatkârın gayesi ne ise piyasada mevcut ehli tasavvufun çoğu da aynı gayeyi taşıyor. Dikkat edüsin hepsini kasd etmiyorum. Çoğu diyorum. Bakınız Cüneyd-i Bağdadî ne diyor: Tasavvuf Hakkın sendeki seni öldürmesi ve kendisiyle yaşatmasıdır. Yani insanın nefsini yok etmesi ve yalnız Hakk’ın irâde ve ihtiyânyla hareket etmesidir. Ma’rûf Kerhî de şöyle diyor: Tasavvuf, hakikatları almak ve yaratılmışların elinde her ne varsa hepsinden ümidi kesmektir. Tasavvuf iddiasında bulunan kimse bunların sözleriyle kendini ölçsün. Böyle olursa zâten ona sözümüz yoktur. Yoksa onun da söz söylemeye hakkı olamaz.

Tasavvuf, ilmi fıkıh ve kelâm ilminden sonra ortaya çıkmıştır. Çünkü Peygamberin (sav) irtihalinden sonra ilk önce Kur’ân-ı Kerîm bir araya getirildi. Bilahare uydurmacı ve yalancılardan korunmak gayesiyle hadislerin derle-meşine başlandı. Sonra gün geçtikçe genişleyen İslâm âleminde vaki olan hâdis ve olaylara cevap vermek için ehli ilm, fıkıh ve kelâmla meşgul olup bu sahada çok eser verdiler. Ve uzun zaman ulema sadece bununla iktifâ ettiler.

Fakat Gazali’nin dediği gibi sadece alış-veriş, icâre, selâm, nikâh ve talak gibi meselelerle uğraşmak kalbe kasavet veriyor. Bunun için ulemâ ve mutasavvıflar İslâm’ın bir bütünü olan zikir, fikir, mücâhede, riyazet, ihlâs, muhabbet ve Allah korkusu gibi mefhumların üzerine durup zıdlarıyla batikte açıklayıp hakkında eser yazdılar. Ve böylece tasavvuf ilmi defnetodlu bir şekilde ortaya çıkmış oldu.

Tasavvuf sahasında yazılmış eserlerin en güzeli Gazâlî’nin kitaplarıyla Ebû Tâlib al-Mek- ki’nin Kûtü’l-Kulûb ismindeki kitabıdır. Bu hususta İhyâtil-Ulûm kâfi ve vâfidir. tHülâsa her müslüman -Yâni İslâm’ı bilen ve onunla amel eden- hem kelamcı, hem fakih, hem ahlâkçı, hem mütesavvıfdır. Çünkü İslâm bunlardan ibarettir. Başka bir şekilde tasavvufu izâh etmek doğru değildir. Avamın hurafe ve hikâyelerine ehemmiyet verilmemesi lâzımdır.

SORU 77 — Tarikat ne demektir?

CEVAP: Tarikat, mezheb gibi yol mânâsını ifâde eder. Fıkhın çeşitli mezhepleri varsa tasavvufun da çeşitli tarikatları vardır. Fıkıh, şeriatın bir dalı ve bu fıkıh daimin mezhepleri olduğu gibi tasavvuf da şeriatın bir dalıdır ve tasavvuf dalının tarikatları vardır. Yâni mezheb, fıkha nisbetle ne ise tarikat da tasavvufa nisbetle odur.’ Binaenaleyh “Şeriât ayn tarikat ayrıdır” demek doğru değildir. Çünkü şeriât, İslâm demektir. Tarikat, şeriattan ayn,bir şey olursa dalalet olur. Ancak fıkıh ayn tasavvuf ayndır denilebilir. Zira tasavvuf, şeriâtın bir bölümünün adı ise fıkıh, şeriâtın başka biç bölümünün adıdır.

SORU 78—Sülük ne demektir?

CEVAP: Gerçek bir mürşide biat ederek tasavvuf ilminin konusu olan zikir, fikir, ihlâs, muhabbet ve benzeri şeyleri yaşayıp tatbik etmek ve o mürşidin eğitimine, tâbi olmaktır.

***

Günümüzde yaşadığımız menfur olaydan yola çıkarak din kisvesi altındaki eli kanlı bir cemaat bahane edilerek birileri tarikat/cemaat üzerinden sanki tasavvuf din dışıymış gibi bir algıyla insanlara İslam nefreti aşılamaktadır. Özellikle medya marifetiyle insanların zihnine tarikat ve cemaatleri dinin beslediği, dinin kötü yapı ve oluşumlar ürettiği, dolayısıyla dine mesafeli durmak gerektiği algısı verilmek istenmektedir.

Bunun bir sonraki adımı da dinin insan hayatından çıkarılıp seküler bir anlayışın yerleşmesi olacağı anlaşılmaktadır. Bundan dolayı cemaat ve tarikatlara yapılan genellemeci ve toptan saldırılar, esasen İslam kültür ve medeniyetine yapılmış sayılır. Buna sessiz kalmak, makul bir Müslüman tavrı değildir.

İslam tarihi ve düşüncesi içinde de birçok farklı dini, sosyal, ideolojik, kültürel yapılar doğmuş ve varlıklarını sürdürmüştür. Bunların bir kısmı dinin temel kaynakları olan Kur’an ve Sünnete bağlı kalarak varlıklarını devam ettirirken bir kısmı da asli kaynaklardan uzaklaştıkları için yok olup bitmiştir. İslam dünyasının pek çok yerinde var olduğunu bildiğimiz tarikat ve cemaat gibi oluşumlar, Anadolu’nun Müslümanlaşmasıyla beraber bu topraklar üzerinde de hep var olmuştur.

Şüphesiz insan unsurunu içinde barındıran her türlü yapı veya oluşumların olumlu yönlerinin yanı sıra olumsuz yönlerinin de bulunabileceği bir hakikattir. Buradan hareketle yaklaşık on dört asırdır İslam düşünce tarihi boyunca ortaya çıkan mezhep, ekol, düşünce, fırka, tarikat, cemaat gibi dinî, siyasi, sosyal vs oluşumların varlığı göz önüne alındığında, zararlarından ziyade faydalarının olduğu inkar edilemez bir gerçektir. Hz. Peygamber’den sonra dinin temel esasları çerçevesine bağlı ortaya çıkan söz konusu oluşumlar, günümüze kadar gelerek İslam’ın sahih geleneğini oluşturmuştur. Buradan hareketle İslam kültür ve medeniyetinin Kur’an, Sünnet ve Sahih Gelenek vasıtasıyla meydana geldiğini söylemek mümkündür.

İslam düşüncesi içinde yer alan ve yukarıda zikredilen oluşumları olumlu ve yararlı görmek, içinden doğdukları dinin temel esaslarına bağlı kalma şartına dayalıdır. Aksi halde adı ne olursa olsun, mezhep, ekol, tarikat veya cemaat, eğer Kur’an, Sünnet ve Sahih Geleneğe aykırı söz ve davranış içeriyorsa, İslam ile bağdaşmaz.

CEMAAT VE TARİKATLARA İLİŞKİN GENELLEMEDEN UZAK DURMALI

İşin bir başka boyutu da din konusunda en üst seviyede eğitim almış İlahiyat ve Diyanet alanının etkin insanları da cemaat ve tarikat arasındaki farkları göz önüne almadan aynı kategoride değerlendirerek ele almıştır. Hatta toplumun diğer kesimleri gibi genellemeci ve toptancı bir yaklaşımla bütün cemaat ve tarikatları kötülemiştir. Bu duygu ve düşüncelerle İslam’ın cemaat ve tarikat anlayışıyla ilgili bazı mülahazaları şöyle sıralamak mümkündür:

İslam, cemaat dinidir. (Allah’ın birlik ve beraberliğe çağırması: “Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten men eden bir topluluk bulunsun.” Âl-i İmrân, 104; “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve doğrularla beraber olun.” (Tevbe, 119); “Namazı kılın, zekâtı verin. Rükû edenlerle birlikte siz de rükû edin.” (Bakara, 43))

Aile, dinin önemsediği ve övdüğü ilk küçük kurumdur. Aile aynı zamanda bir cemaattir. Dinin ilk temel eğitimi buradan başlar ve topluma yayılır.

İslam; iman, ibadet ve ahlak olmak üzere üç temel unsuru ihtiva eder. İman ve ibadetin yanında ahlakın içselleştirilmesi, birey ve toplum hayatına yansıtılması ve eğitimi, tasavvuf ilminin doğmasına sebep olmuştur. Ahlakî eğitim/irşad, manevî bir ihtiyaç ise -ki öyledir- insan ve toplum, bu ihtiyacını dini veya dini olmayan, meşru veya gayr-i meşru yollarla bir şekilde karşılama gereği duyar. Buradan hareketle manevi eğitimi için rehberi olmayan birey yoktur. Zira her birey farkında olarak veya olmayarak birilerini kendine “Rol Model” (önder, lider, guru, şeyh) alır. Başka bir ifadeyle, değişik isim ve biçimlerle rehberi olmayan yoktur. Bugün insanların ve özellikle gençlerin etkilenip örnek aldıkları bir mürşid, yaşam koçu, yazar, şarkıcı, siyasetçi, hoca vs mutlaka vardır.

Bütün ilahi dinlerde olduğu gibi İslam’ın da zahiri/görünür şekli ibadetlerinin yanında (şeriat), açıktan görünmeyen içsel, deruni, manevi (mistik) bir yönü de vardır. (İhsan, züht, takva, huşu gibi). Tasavvuf, işte dinin bu yönünden hareketle, Kur’an ve Sünnete bağlı olarak onun daha iyi, daha fazla, daha güzel yaşanmasıdır. Yani tasavvuf, asla Kur’an ve Sünnet dışında bir anlayışla doğmamıştır.

Tasavvuf, zamanla dinin bu manevi, içsel, deruni yönünü yaşayarak tecrübe etmiş, zevk verdiğini görmüş, kendisine olan ilginin fazlalığını disipline etmek amacıyla Tarikat denilen kurumun doğmasına vesile olmuştur. Her tarikat, bireysel olarak bir kişinin dini yaşantıdan aldığı zevk ve tecrübeye göre biçimlenmiş anlayış veya yorumdur. Ancak bu, asla şeriatın dışında olmamıştır.

İslam’ın ana hedefi insandır. İnsan maddî ve manevî yönü olan bir varlıktır. İslam’ın amacı sadece insanın maddî yönünü ele alıp ona bilgi yüklemek değildir. Yani İslam’ın insanla ilgisi salt bilgiden ibaret veya İslam, sadece şekil (şeriat) değildir. Bunun yanında İslam, insanın manevî, içsel yönünü yani onun kalbini yüceltmek ve olgunluğa ulaştırmayı da hedefler. İşte insanın bu yönü, ahlakî eğitim, nefis terbiyesi ve ruhun safileştirilmesiyle mümkündür. Tasavvufun hedefi de budur.

Selçuklu ve Osmanlının kuruluşunda sufiler ön ayak olmuştur. Devlet yöneticileri de sufilere hep ilgi ve alaka göstermiştir. (Şeyh Edebali-Osman Gazi, Fatih Sultan Mehmet-Akşemseddin gibi). Buna karşın onlar, siyasete bulaşmamak için azami gayret göstermiştir. Eğer günümüzde siyasetle olan ilişkisini bu anlayışla değerlendiremeyen cemaat ve tarikat varsa, taşıdıkları misyon gereği kendilerini gözden geçirmeleri gerekir.

Tarih boyunca İslam’ın sahih geleneğinin dışında ortaya çıkmış oluşum ve hareketler de olmuştur. Ancak bunlar insanlara belli ölçüde zihinsel, ruhsal ve toplumsal zarar vermekle beraber pek uzun ömürlü de olmamıştır. Ayrıca bu tür oluşumlar belli bir zaman sonra mutlaka yok olmuştur. (Haricîler, Haşhaşîler, FETÖ gibi). Eğer tarikatlar gerçekten sapık/sapkın oluşumlar ise o zaman mutlaka bir gün yok olacaklardır.

Malazgirt’te, İstanbul’un fethinde, Çanakkale’de ve nihayet 15 Temmuz’da hiçbir dünyevi kaygı ve düşünce taşımadan kutsalı, vatanı ve milleti için bedenlerini topa, tanka ve mermiye siper edenlerin beslendiği ana kaynak, Kur’an, Sünnet ve bu ikisinden doğan İrfan denilen manevî, derunî, içsel anlayıştır.

Velhasılı orta Asya’dan günümüze Anadolu’da İslamın yayılması ve yaşaması için cemaatlerin, tarikatları ve ahiliğin çok büyük rolü olmuş tabi haçlı kefere boş durmamış ümmetin bu teveccühünü bir zamanlar Ali Kalkan, Fadime şahin aczimendiler vs gibi oluşumlarla algı yaratmış Fetö ile de bu milletin dini duygularını sömürmüş vatanın bekasına göz dikmiş tarihte de pek çok benzerleri var lakin bunları bir kenara ayırıp bu konuda çok dikkatli konuşup gerçek sünnetin, kuranın yolunda olanları ve haçlıların tarikat, cemaat kisvesindeki tuzaklara çok dikkat edip çocuklarımıza sahip çıkmak hepimizin görevi.

* * *

Alıntıdır.

Kategoriler
Genel

Medresei Yusufiye

– Yusuf Medresesi –

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

فَلَبِثَ فِى السِّجْنِ بِضْعَ سِنِينَ

(Yusuf daha nice yıllar zindanda kaldı.) – Yusuf suresi – 42. Ayetinin haberi ve sırrıyla Yusuf Aleyhisselam mahpusların piridir. Ve hapishane bir nevi Medrese-i Yusufiye olur.

Peygamber Hz. Yusuf (A.S.) zindandan çıkarken zindan kapısına yazdığı nasihat: “Zindan belalar menzili, dirilerin mezarı, kederlilerin evi, düşmanların sevindiği ve dostlar için tecrübe ve kendini toparlama yeridir. Zindan suçlular için bir pişmanlık mekanıdır. Dostlarımız zindanın ağır koşulları altında ruhlarını kuvvetlendirir ve bu mekanda olgunlaşırlar, kendilerini bu zindana gömmezler.”

Neden Hapishanelere Medrese-i Yusufiye denilir? Çünkü Hz. Yusuf A.S. Mısır Azizinin hanımı olan Züleyha’nın iftirası yüzünden zindana atıldı. 12 sene kaldığı zindanda tebliğ, irşad ve ibadet yaparak burayı bir nevi medreseye çevirdi.

Yüce Kitabımız Kur’anı Kerimin manevi bir tefsirinde dünya hayatı zindana benzetilmiş, Dünya ise, bütün şaşaasıyla, ahirete nispeten bir zindan hükmündedir denilmiştir.

Dünya zindanında başımıza gelen sıkıntılar ile fani dünyamızın ağlamasına mukabil, baki hayatımızı güldürerek bu hapis musibetinden intikamımızı tam almak için, o mübarek heyetin hediyelerini kabul etmeliyiz.

…bu hapishanemize iki heyet girdi. Bir kàfile ellerinde çalgılar, şaraplar, zâhirde gayet tatlı helvalar, baklavalar var. Bizlere yedirmeye çalıştılar. Fakat o tatlılar zehirlidir, insi şeytanlar içine zehir atmışlar. İkinci cemaat ve heyet, ellerinde terbiyenameler ve helal yemekler ve mübarek şerbetler var. Bize hediye veriyorlar…

Terbiyename: İnsanı eğiten, olgunlaştıran, doğruya sevk-eden, yanlışlardan koruyan sistemli bir eğitim kitabı şeklinde anlamak daha doğru olur. Bu açıdan bakıldığında Kur’an bir terbiyenamedir. Sünnet ve hadisler birer terbiyenamedir. Hatta büyük zatların telif ettikleri her bir eser, birer terbiyanamedir, denebilir.

KISSA-i YUSUF

Yusuf Peygamberin hayatından alınacak pek çok dersler vardır, bunlardan bir kaç tanesi şunlardır:

1. İffeti: Yusuf Peygamber, iffetini korumak uğrunda zindana girmeye, eziyet çekmeye bile razı olmuştu.

2. Vefa ve sadakati: Züleyha’nın nefsani isteklerini reddetmiş ve yanında kaldığı Mısır Azizine hainlik etmeyi asla düşünmemiş, daima vefalı ve sadık kalmıştır.

3. Sabır dersi: Yusuf Peygamberin yaşayışında karşılaştığı sıkıntılara sabırla karşı koyması, sabrın yüceliğini gösteren bir ibret dersidir. Neticede zindandan çıkıp sarayda mevki almış ve Mısır Azizi olmuş, başarıya ve mutluluğa ulaşmıştır.

4. İyiliğe teşvik ve Af dersi: Yusuf Peygamberin hayatında iyiliğe teşvik, dünya ve âhiret saadetine ulaşmak konusunda iyiliğin tesirlerini dile getirme de vardır. Kötülük yapanı af ve müsamaha ile karşılayıp, iyilikle mukabele etmektir.

5. Rüyadaki sırlar: Yusuf suresinin mühim bir esasını, Yusuf (A.S.)’un gördüğü rüya, hapishanedeki mahkumlara ve Mısır hükümdarına yaptığı rüya tâbirleri teşkil etmektedir. Rüyada ve uykuda perdeli pek çok hakikatların var olduğuna dikkat çekilmektedir.

6. En güzel bir kıssanın güzel bir nüktesidir: Ahsenü’l-kasas olan kıssa-i Yusuf Aleyhisselâmın hâtimesini haber veren تَوَفَّنِى مُسْلِمًا وَاَلْحِقْنِى باِلصَّالِحِينَ âyetinin ulvi, latif ve müjdeli ve mu’cizeli bir nüktesi şudur ki:

Aziz-i Mısır olması, peder ve validesiyle görüşmesi, kardeşleriyle sevişip tanışması olan, dünyada en büyük saadetli ve ferahlı bir hengamda, Hazret-i Yusuf’un mevtini şöyle bir surette haber veriyor ve diyor ki:

Şu ferahlı ve saadetli vaziyetten daha saadetli, daha parlak bir vaziyete mazhar olmak için, Hazret-i Yusuf kendisi Cenâb-ı Haktan vefatını istedi ve vefat etti, o saadete mazhar oldu. Demek, o dünyevi lezzetli saadetten daha cazibedar bir saadet ve ferahlı bir vaziyet, kabrin arkasında vardır ki, Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm gibi hakikatbin bir zât, o gayet lezzetli dünyevi vaziyet içinde, gayet acı olan mevti istedi, tâ öteki saadete mazhar olsun.

İşte, Kur’an-ı Hakimin şu belağatına bak ki, kıssa-i Yusuf’un hatimesini ne suretle haber verdi. O haberde dinleyenlere elem ve teessüf değil, belki bir müjde ve bir sürur ilave ediyor. Hem irşad ediyor ki:

Kabrin arkası için çalışınız; hakiki saadet ve lezzet ondadır. Hem Hazret-i Yusuf’un âli sıddıkıyetini gösteriyor ve diyor:

Dünyanın en parlak ve en sürurlu hâleti dahi ona gaflet vermiyor, onu meftun etmiyor; yine âhireti istiyor.

***

İhyâ, III, 235-236.
Risale-i Nur Külliyatı